9 Ekim 2024

EFENDİ. BİR CÜZ’ÜM KALDI. OKUYABİLİR MİSİN?



Hafta Sonu kahvaltısı hep beraber yapılmıştı. Uzun saçlı küçük babasının kucağında, kumral delikanlı da annesinin dizinin dibinde belki de en mutlu kahvaltılarını yapmışlardı. Evin genç hanımefendisi ailecek  hafta sonu etkinliğine katılmak için çocuklarını hazırlamaktaydı.
Nihayetinde küçük çekirdek ailemiz evlerinden çıkarak hemen yakınlarındaki metro istasyonuna vardılar. Sanki tüm mahalle hafta sonu etkinliğine katılmak için metro istasyonuna akın etmekteydiler. Birinci trene binmeleri mümkün olamadığından bir sonraki trene binmek zorunda kalmışlardı. Her ikisinin kucağında birer çocuk olduğu halde hemen gelen terene binmek için ilerlediler. Genç bir delikanlı kucaklarında çocuk olan aileyi görünce hemen yerini onlara verdi. Karşılıklı göz selamlaşması sonrası ailemiz oturacak bir yer bulabildiler. Birkaç durak sonra tren gittikçe kalabalıklaşmaya başladı. Kimileri bu kalabalıkta kendilerini sakınmakta, kimileri ise hiç oralı bile olmamaktaydı. Kalabalık ortamdan rahatsız olan genç hanımefendi, hem kendini hem de eşini (belki de eşinin gözlerini) bu olumsuz ortamdan korumak adına kendince bir çözüm yolu bulmak istedi. Mahallede arkadaşları ile hatim programları düzenleyip ayda bir Kuran-ı Kerim hatmi yapmaktaydılar. Çocukları kucaklarında olmasına rağmen okuması gereken cüzleri burada okuyabilirlerdi. Kaldı ki cep telefonları da buna müsaitti. Ve bu fikrini eşine teklif eder:
-Efendi. Okunması gereken bir cüz’üm var. Okuyabilir misin?


06/10/2024
Mehmet İNCİ
Uzay Çağı Öyküleri 
Pendik/İstanbul

19 Ağustos 2024

-ANNE. DOLUNAY HÂLÂ AHMET AĞA’NIN DORUĞUNDAN MI DOĞUYOR?

   


     Akşam yemekleri topluca yenilmiş ve ardından mütalaa salonuna geçilmişti. Tüm öğrenciler gün içerisinde gördükleri dersleri gözden geçiriyordu. Kimi öğrenciler de ise az evvel yedikleri yemeğin etkisi görülmekte ve ufak ufak esnemeler başlamıştı. Yurt binasının bahçesindeki hafif rüzgarda sallanan ağaç dalları arasından yavaş yavaş doğmakta olan dolunay görünüverdi birden Kerem’in gözlerine. Ne güzel görünürdü köyde dolunay. Tepenin ardından, Ahmet Ağanın Doruğu diye tabir edilen mevkiinden doğarken. Kocaman kırmızı bir bakır tepsi gibi. Kuşların uçması, rüzgarın esmesi, derelerin çağlaması, bağda bahçede eli nasırlı cefakar  ve vefakar köylü insanlarının koşuşturmaları, anne ve babasının kendisine seslenişi. Hepsi ne kadar güzeldi.

Derken mütalaa bitmiş ve tüm öğrenciler sabah erken kalmak için yatakhanelerine doğru yol almaya başlamışlardı. Kendi aralarında şakalaşarak, kimi kimine çelme takarak ve kimi de kiminin ensesine şaplak patlatarak ilerliyorlardı.  Yatakları açıp birbirlerine iyi geceler dilemeye başlamışlarken, idareci odasından bir nida duyuldu.

-Kerem ACAR. Telefonun var.

Bu sesi duyan Kerem daha durur mu yerinde ? Canından çok sevdiği annesi, biricik oğlunun sesini duymak istemiş ve ona tepenin ardından dolunayın doğduğu bilgisini vermek istemişti. Zira Kerem dolunayın doğuşunu pek severdi. Annesi de bunu bildiği için aramıştı. Telefonda karşılıklı konuşmaya başladılar. Annesine köy ile alakalı her şeyi sormaya çalışıyor, annesi ile konuştukça mutlu oluyor ve kendini köyünde hissediyordu. Konuşmaları biraz uzun sürmüştü sanki. Görevli artık yatakhaneye geçip uyuması gerektiği söyleyince yüreği hafiften sızlar gibi oldu. Annesi ile biraz daha konuşmak istiyordu. Derken ağaçların dalları arasından dolunayı gördü ve soruverdi annesine:

-Anne. Dolunay hâlâ Ahmet Ağanın Doruğundan mı doğuyor.?


18/08/2024

Mehmet İNCİ

Uzay Çağı Öyküleri 

Pendik/İstanbul

11 Haziran 2024

KÖY BURASI OĞLUM!...

         


         Bir hazan mevsiminde doğup büyüdüğüm köyümdeydim. Karabük Demir Çelik Fabrikasından emekli babam bazı ufak tefek köy işlerinde yardımcı olmamız için köye çağırmıştı. On on beş senelik büyükşehirlerde çalışmışlığın vermiş olduğu yorgunluk ve bedenime yüklediği stresten kurtulma vakti gibiydi sanki. Tabiat rengarenk elbisesini giymiş, derin bir sessizliğe bürünmenin arefesindeydi.

Köye ulaştığımızda anne babam ve kardeşlerimle beraber konu komşu da ayrı bir sevinmişlerdi. Bizleri görünce gurbetteki evlatlarını ve torunlarını hatırlıyorlardı. Nihayetinde kahvaltı sonrası geniş ailemizle beraber bağ bahçe bozumu işi için bostanların yolunu tuttuk. Sokaklar, köy içi ve yolları, bahçe, tarla ve orman yolları o kadar sessizdi ki; bizlerden ürpererek korkup uçan kuşların kanat çırpma sesleri duyuluyordu. Traktör ile keyifli bir yolculuğun ardından bahçelere ulaşmıştık. Hava gayet güzeldi. Hazan mevsiminde insanları ısıtan bir güneş, çam ormanlarına tatlı bir musiki çaldıran hafif bir rüzgar, insanlar üzerinden karşı ormanlara alçak uçuş yapan serçe kuşları.

Bizleri bekleyen bağ bahçe işlerine yılların vermiş olduğu hasret ve arzu ile devam ediyorduk. Çapalama, belleme, ark çıkarma, bahçe temizleme, temizlik sonrası kuruyan otların toplanıp uzaklaştırılması derken işe öyle bir kapılmıştık ki. O da ne!.. Şehirdeki hiçbir gürültü, trafik uğultusu, ambulans sesleri, çarşı pazarda bağıranlar, vapur, tramvay ve tren sesleri. Hiç biri yoktu. Neredeyim diye düşündüm. Burası neresi idi? Bulunduğumuz yer neden bu kadar sessizdi? Şaşırmış bir şekilde babama baktım. Tuhaf bakışımdan o da ne olduğunu anlayamadı. Bu derin sessizliğin sebebini anlamak için; Baba bu ne ya dedim. Babam, hayırdır oğlum. Ne oldu diye sorduğunda; Ortam ne kadar sessiz, hiçbir gürültü, uğultu yok. Çok tuhaf dedim. Babamın bana hitaben verdiği cevap hala daha kulaklarımla çınlamakta.

-Köy burası oğlum.


Mehmet İNCİ

10/06/2024

Pendik. İstanbul

Uzay Çağı Öyküleri